Türk Kültürüne Dair Her Şey!

TÜRK HALKININ ÇEKTIĞI MÜŞKILAT

Devlet memurlarının büyük çoğunluğunun da mensup olduğu hakim ırkı teşkil etmelerine rağmen Türkler imparatorluğun diğer unsurlarından daha az sefalet çekmiyorlar. Üstelik elçiliklerde de onları müdafaa edecek kimse yoktur. Vergi mukataası umumiyetle Ermenilere verilmektedir. Bu suretle memleketin en ağır ve zulüm ve baskı gurubu haline gelen Ermeniler, sayısız mükellefiyetler altında inleyen fakir Osmanlıları daha da güç duruma düşürmüşlerdir. Köylüler, köylerinden geçen memur ve askerlerin her türlü ihtiyaçlarını karşılıksız olarak temine mecburdurlar. Bu mecburiyet intizamlı bir soygun haline gelmekte ve köylüleri daha da fakirleştirmektedir.

Bu sebepten memur veya askerlerin geleceğine dair şayialar ortaya atılınca, köylüler evlerini terk ederek ormana, yahut dağdaki mağaralarına kaçmaktadırlar. Padişah, İmparatorluk halkları arasındaki muvazeneyi kendi ırk aleyhine değiştirmek istiyormuşçasına askerlik yükünü yalnız, Türklere yüklemektedir. Aile bağları bu kadar kuvvetli olan bir halk bu kan vergisini pek iyi karşılamamaktadır. Fetih devirlerinde Türkler aile ve cemaat halinde yer değiştirirler; ihtiyarlar, kadınlar, çocuklar, hemşireler savaş meydanlarına kadar muhariplerle birlikte gelirlerdi. Bu suretle galibiyet veya mağlubiyet hepsi aynı ölçüde paylaşırdı.

Şimdi ise askerlik gençleri, Batı Avrupa’da olduğu gibi birkaç ay veya sene için değil, daha uzun bir zaman için hatta ekseriya bütün hayatı süresince ailelerinden ayırmaktadır. Askere çağrılan gençler, zeybek bile olsalar, bu çağrıyı eskisi gibi ziyafet ve eğlencelerle kutlamıyorlar. Askere götürmek üzere jandarmalar geldikleri zaman hemen hepsi iki veya üç senelik evli olan bu asker namzetleri geride ana ve babalarından başka  karı ve çocuklarını da bırakmak zorunda kalıyorlar. İşte bu sebepten ruhi salabet ve metanetleri ne kadar yüksek olursa olsun, askere kaçınılmaz bir kader hükmüne uyarcasına giderler.

İzmir demiryolu hattının girebildiği Batı Anadolu bölgelerinde askere götürülenler kalabalık guruplar halinde trenle nakledilirler. Tren her istasyonda durarak asker almakta ve böylece kalabalıklaşan bir hamule ile yoluna devam etmektedir. Anne, zevce ve hemşirelerden müteşekkil kalabalıklar son bir sarılma, son bir el sıkışma için tren kapısında bekleşirler.

Tren, hıçkırıklar ve göz yaşları arasında hareket ettiği zaman bu mahzun insanlar ellerindeki çiçek ve zeytin dallarını uzatmaya çalıştıkları sevgililerinin gittikçe silikleşen yüzlerini son bir kere daha görebilmek için trenle birlikte ümitsizce koşar dururlar.

Daimi tehdidi altında bulundurdukları askerlik yükü ile ezilmiş bulunan Türkler, durumlarını daha da ağırlaştırmaktan başka işe yaramayan tevekkülleri yüzünden çok daha girgin ve işgüzar bir kavmin rekabetinden doğan  büyük bir tehlike karşısında  bulunuyorlar. Bu kavim Rum halkıdır. Türkler, izlerini Girit ve Sakız’da müşahede edilen tenkil savaşlarının intikamını muslihane görüşlü ticari muamele ve münasebetlerle almaya çalışan Rumlara karşı mücadele edemiyorlar. Çünkü Türkler mücadelede eşit imkanlara sahip değildirler. Büyük çoğu ana dilinden başka dil bilmez. Halbuki Rumlar birkaç dil bilir. Türkler çok kere mahir  ve hilekar düşmanları karşısında cehalet ve saffet içindedirler. Türk asla tembel değildir, ama aceleciliği de sevmez. <<Acelecilik şeytani, sabır rahmanidir.>> derler. Türk, keyif dediği ne istemek ne de düşünmek zahmetine girmeden bir bitki, asudeliği ile yarı uyur vaziyette geçirdiği dinlenme saatini asla feda etmez. Ama rakibi daima uyanık ve azimli bir halde, dinlenme saatlerini bile harcamaz.

Meziyetleri bile Türkün aleyhine neticelere müncer olmaktadır. Namuslu, sözüne sadık olan Türk borcundan kurtulmak için hayatının sonuna kadar çalışmaktan kaçınmamakta, bu sebepten tüccar da hayatı boyunca onu istismar etmesine yarayacak vadeli, ve büyük yekunlara baliğ olan  borçlar vererek bu namuskarlığından istifadeyi ihmal etmemektedir. Anadolu’da ticaret prensibi şudur: << Servetini kaybetmek istemiyorsan hristiyana sahip olduğu malın onda birinden fazla borç verme. Ama bir müslümana  vereceksen korkmadan on mislini de verebilirsin.>> Bu suretle güçlük çekmeden borçlanan Türk’ün kendine ait bir şeyi yoktur. Çalışma mahsulünün tamamını mukrize verir. Halıları, erzakı, hayvanları, hatta toprağı sıra ile yabancıların eline geçmektedir. Nitekim saraçlık ve dokumacılık hariç hemen hemen bütün mahalli sanayi kolları yabancıların eline geçmiştir. Deniz ticareti ile sanayiden kovulmuş olan Türk bu suretle kıyı bölgelerinden yavaş yavaş içerilere sürülmüştür. Böylece tekrar eski zamanların göçebe hayatına itilmiş bulunan Türk’e,  bir çeşit kendi toprağında ücretli amele vaziyeti ifade eden ziraatten başka bir faaliyet sahası bırakılmamıştır. Çok geçmeden bundan da mahrum edilerek kervancılık ve hayvancılıkla yetinmek zorunda kalacaktır.

Yabancılara göre

ESKİ TÜRKLER

 A.H. DJEVAD

 Yağmur Yayınevi

İSTANBUL, 1978

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir